Aurum Sub Cutem, gücün dışarıdan değil içeriden dayatıldığı bir çağın kalıntısıdır. Hikâyesi ne bir savaş alanında ne de bir tapınakta başlar; bir antlaşma masasının gölgesinde başlar. Rivayete göre bu beden, halkı adına konuşma yetkisi verilen ama konuştuğu her kelimeyi tartmak zorunda bırakılan bir elçiye aitti. Ona silah verilmedi, zincir takılmadı. Bunun yerine içine altın yerleştirildi. Çünkü o dönemde iktidar, insanı kırmak yerine parlatmayı tercih ederdi.
Altın kaburgalar bu yüzden görünürdür. Onlar zenginlik değil, yüktür. Her kaburga, geri çekilen bir sözün, söylenmeyen bir itirazın bedelidir. Gövdenin dışı karadır; çünkü Aurum Sub Cutem’de beden artık kimlik taşımaz. Kimlik, içeri taşınmıştır. Altın omurgaya sarılmıştır; çünkü insan en çok oradan eğilir. Başın olmaması tesadüf değildir. Bu hikâyede düşünceye yer yoktur, sadece taşıma kapasitesi vardır.
Rivayet edilir ki elçi öldüğünde bedenini açtılar. İçinden ne kalp çıktı ne de ciğer. Sadece altın. Ama bu altın eritilmedi. Çünkü kimse onu harcamaya cesaret edemedi. Zira Aurum Sub Cutem’in altını servet değil, hatırlatmaydı: İnsanı içeriden süslediğinde, dışarıdan çok daha sessiz çöker.
Bu heykel saraylara konmaz. Bankaların, hazine odalarının, kapalı anlaşmaların yakınında durur. Önünden geçenler kendilerini güçlü hisseder ama içlerinde hafif bir baskı oluşur. Çünkü Aurum Sub Cutem şunu fısıldar: Eğer değerini içinden alırlarsa, geriye sadece taşımak zorunda kaldığın bir ağırlık kalır.
ürün açıklaması
CAWCODE
ÜCRETSİZ TESLİMAT